’Merhaba sevgili dostum, bu mektubu seni merak ettiğim ve nasıl olduğunu öğrenmek için gönderiyorum. Beni sorarsan her şey yolunda, biraz yoğun çalışıyoruz bu ara sadece. Bir de yeni biriyle tanıştım ama yazarak anlatamam. Görüşmemiz lazım, İstanbul’a ne zaman geliyorsun? Seni çok özledim. Sende durumlar nasıl? Umarım hayatında her şey yolundadır. Kucak dolusu sevgiler…’’

Hatırladınız mı o günleri? Uzaktaki dostumuza allayıp pullayıp gönderip, gelecek cevabı 1 ay beklediğimiz mektup dönemleri..

İletişim şekillerimiz kısa sürede ne kadar değişime uğradı değil mi? Önce Msn girdi hayatımıza; hoşlandığımız kişi çevrimiçi olduğunda kalbimizin yerinden çıkacak gibi olduğu, ‘’selam’’ yazarak muhabbet başlattığımız, birbirimize titreşimler gönderdiğimiz dönemlerdi. Sonra tuşlu telefonlarımızla smsleştiğimiz, çokça kısaltma kullandığımız o dönem geldi; ‘’mrb’’ ‘’kib’’ ‘’ok’’. Ben alışamadım o ayrı 🙂

Peki Teknoloji İletişimi Nasıl Etkiledi?

İlişkilerde bağımlılık ve kontrol etme güdülerimiz hayatımızı ele geçirdi. Bugün hepimizin istediği kişiyle anında mesajlaşabildiği Whatsapp’ı var artık. Her an ensesindeyiz insanların. Neredesin? Napıyosun? Neden mesajımı okuyup cevap vermedin? Gecenin bir yarısı neden çevrimiçi oldun? Kiminle konuşuyorsun?

İstediğimiz zaman istediğimiz kişiye ulaşabildiğimiz Instagram, Twitter, Facebook’umuz var. Yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşımın ne yediğini, nerelerde gezdiğini biliyorum. Dünyaca ünlü starların şu an ne yaptığı, kimlerle nerede olduğu düşüyor ana sayfama. Eşimin dostumun benimle değilken ne yaptıklarını da biliyorum.

O kadar kolay ki iletişim artık ve o kadar sıradanlaştırdık ki… Sürekli tıkladığımız, sürekli mesajlaştığımız, gözümüzü ekranlardan alamadığımız bir çağda, gerçek iletişimi göz ardı ederek yaşamaya başladık.

Başlarda teknolojinin sunduğu tüm bu fırsatlara hayrandık hepimiz. Dünyanın bir ucundaki kişiye kolayca bağlanabiliyor, uzaktaki dostlarımızla istediğimiz zaman istediğimiz yerde iletişime geçebiliyorduk. İnanılmaz bir şeydi. Koskoca dünya bir mahalle olmuştuk adeta.

Tavsiye :   İşveren Markası Uygulamaları

Ancak zamanla uzaklardakine yakınlaşmamızı sağlayan bu minik akıllı cihazlar, yakınımızdakilerden uzaklaştırmaya başladı bizleri. Teknolojiden beklentilerimiz günden güne artarken birbirimizden beklentilerimiz azaldı. İlişkiler donuklaştı, samimiyeti emojilere emanet etmeye başladık.

Görüyorum ki sadece alışkanlıklarımızı değil kim olduğumuzu da değiştiriyor kullandığımız bu cihazlar. Birbirimizin hikayelerini dinlemeyi, birbirimizi anlamayı, sıcak sohbetlerimizi alıyor elimizden. İlişkilerimizin duygusal temeli yıkılıyor git gide. Ziyaretlerimizi bedenlerimizle değil mesajlarla yapıyoruz… Düşünsenize, birbirimize destek olmak için çabalamak yerine bize arkadaşlık etmesi için robotlar üretiyoruz.

Aynı odada oturup birbiriyle konuşmayan aileler görüyorum. ‘’Günün nasıl geçti’’ sorusunun bile sorulmadığı aileler… Artık çocuklar, anne veya babalarının okuduğu masallarla uykuya dalmıyor. Gözlerinin içine bakmıyoruz çocuklarımızın. Ruhlarını okşayacak, yüzlerini gülümsetecek şeylerin yerini ruhsuz, soğuk makineler alıyor yavaş yavaş.

İş yerlerinde ekranlara o kadar gömülüyüz ki düşünmeye zaman bulamaz haldeyiz. Önemli şeyler pek konuşulmuyor artık ofislerde. Sunumlarda, toplantılarda mesajlaşıyor, mailleşiyor, Instagram’da fotoğraf paylaşıyoruz. Aynı anda birden fazla yerde olmak, onlarca insanla iletişimde olmak istiyoruz.

Sohbetlerimiz yarım, hikayelerimiz yarım… Hep bir şeyin eksik olduğunu hissediyoruz.. 

Git Gide Yalnızlaşıyoruz

‘’Paylaşıyorum öyleyse varım’’ mottosuyla ilerleyen sosyal ağlar, faydalı ve önemli değerlerden uzak, ego tatminleriyle dolu mecralar haline geldi. Savunmasız, yalnız, yakınlıktan korkan insanların yarattı bu mecralar… Yalnız kaldığında, bir yere bağlanamadığında panikleyen insanlar.

Dijital cihazlarımızdan uzaklaşıp zihnimizin dinlenmesine bile izin vermiyoruz artık. Onlarla uyuyor, sabah uyanınca ilk iş ekranlarımızı kontrol ediyoruz. Yavaşlamıyoruz, aman ‘’bir şeyleri’’ kaçırmayayım, geri kalmayayım derken dışarıda akıp giden hayatı kaçırıyoruz farkında olmadan.

Yarattığımız mekanik dünyanın tam ortasında hem etrafımızdakilerle hem de kendimizle iletişimimiz sekteye uğramış durumda. Daha çok bağlantıda olmanın bizi daha az yalnız hissettireceğini düşündük biz. Ama önce toplumdan sonra ailelerimizden uzaklaştık. Bugün kendi yalnızlığımızda hapsolurken sahici yaşamdan da kopup gidiyoruz.

Tavsiye :   Yola Devam!

Bağımlılıktan Kurtulma Zamanı

Bizi bu ekranlardan çıkaracak olansa bağımlılıktan kurtulma çabamızın ta kendisi olacak. Bilinçli bir şekilde telefonu başka odada bırakmak, yemek yediğimiz masaya telefon koymamak gibi.. Adım adım. Küçük ama anlamlı adımlarla..

Anı yaşamayı, sohbet etmeyi, anlamlı şeyler üzerine konuşmayı, düşünmeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor. İşimiz zor ama bir yerden başlamalı. Bu dünyadaki varlığımızı anlamlandırmak için kendimizle yalnız kalabilmeyi başarmamız lazım. Yaşam bize kendi hikayelerini sunuyor. Sessiz kalıp, dinleyebilirsek zihinsel olarak dinginleşebileceğiz.

Bizi her gün biraz daha güvensiz kılan bu dijital çağda, insan olarak kalabilmek için bilinçli bir mücadele gerekli. Günlük ortalama 3 saatimi alan cep telefonu ekranı kullanımımı bir süredir kısıtladım. Bana kendimi daha özgür ve yaşamım üzerinde hak sahibi hissettiriyor.

Sahi siz ne zaman başlıyorsunuz?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bloga e-posta ile abone ol

Bu bloga abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.